SİTEM

Bazen okuyup okuyup, ne okuduğunuzu, kaç sayfa okuduğunuzu hatırlamamak gibidir, yürümek.

Sadece yürürsünüz. İnsanlar, mekânlar, hatta sesler, kalabalık, hiçbiri girmez ilgi alanınızın içine.

Sokakta bir dilenci çıkagelir önünüze. Yahut bir mendil satıcısının ısrarla mendil al isteği vurur, gözlerinize.

Yorgunluğunuzu, bıkkınlığınızı, kendinize bile söyleyemezken, karşınızdakinin bakışına sadece “bugün değil” der gözlerinizin tavrı.

Cebinizden bir bozuk para çıkarmak bile, zordur bazı anlar.

Böyle vakitleri geçmişte büyüklere anlatınca, hastaneleri bir dolaş derlerdi.

Daralmış ruhlara, başka daralmış ruhların, acı çeken bedenlerinin feryadı yahut ta suskunluğu iyi geliyor herhalde.

Yoksa niye kötüyü daha kötüyle terbiye etme uğraşı olsun ki?

İnsanlar, anlıyorum ki çok mutsuz. Hepimiz de bir yorgunluk var. Telaşlı bir gümbürtünün içinde sürükleniyoruz.

Sanki her şey -her yer, farklılaşmış gibi.

Postaneye gidiyorsun, karşı taraftaki muhatabın başını kaldırıp yüzüne dahi bakmıyor.

Es kaza baktı diyelim, çoğunun yüzü gülmüyor.

Bankalar keza öyle…

Esnaflar, günaydın deyişlerimize, günaydınla cevap verirdi önceden memlekette, onların bile sayısı, artık oldukça az.

Pazarlarda, satıcılarla tatlı atışmalar olurdu. Çürüğünü koyma derdi mesela üç kişiden ikisi. Onlarda öyle zeki cevaplarla karşılık verirdi ki, sadece alan- satan değil, tüm Pazar kahkahaya doyardı. Neşe- heyecan, başka başka heyecanları, mutlulukları çoğaltırdı.

Şimdi en ufak bir şakada ya da imada, kavganın ayak sesleri dedirten didişmelere şahit oluyoruz.

Dolmuşta önceden, yaşlı adam ya da kadınlara yer verilirdi, bir süre öncesine kadar, güzel giyimli hanımlar aldı onların yerini. Fakat artık onlara bile, yer vermekten sakınan, insan toplulukları var içimizde.

Kimse oturduğu koltuktan, ki bu dolmuşun koltuğu olsa bile aynı, kalkmak istemiyor.

Camilere en temiz kıyafetle gidilirdi önceleri. İnsanlar yediklerine- içtiklerine dikkat ederdi. Şimdi ayak kokusu, ter kokusu, sarımsak kokusunun, muhabbet yapıldığı cami avlusu konuşmalara denk geliyoruz. Gülsek mi ağlasak mı bilmiyorum ama bunları konuşma konusu dahi yapmayı ayıp sayan, çok beyefendi insanlar vardı önceden memlekette. Kusuru –ayıbı örten, direk muhatabı ile tüm bu sorunları çözen, temiz insanların şehirleriydi bizim ülkemiz…

Valilik Binaları…

Vatandaşa hizmet etmek için, birçok birimin içinde bulunduğu kamu daireleri…

Onlarda da durum oldukça vahim. Yüzü asık, bilgisayar kullanmayı bilmeyen, konuşmayı bilmeyen, mutsuz, umutsuz, emekliliği gelmiş, emekliliği gelmemiş olanların ise, psikolojisine bakılırsa, çoktannn yaş haddinden olmasa bile, ruh haddinden emekli edilmesi gereken, karanlık meziyetli, biçimsiz suretli, insanlar büyütülmüş, var edilmiş ülkede.

Hepsi için durum böyle değildir elbet. Ancak, bunca şehir gezmiş biri olarak, yazık ki çoğu, birbirinin benzeri ülkede.

E şimdi hangi hastane kurtarır ki bu memlekette insanın üzüntüsünü, çaresizliğini?

Sevebilmek için bir neden arıyoruz, gülebilmek için bir neden… Huzur için bir neden arıyoruz, mutlu olabilmek için bir neden…

Çöpçünün çöpü arabaya koymasına yardımcı olduğumuz için, tuhaf bakılıyoruz. Ya da yüzü gülmez esnafa, ısrarla günaydınnnn deyişimizin bir nedeni aranıyor. Asansörde karşılaştığımız küçük bir çocuğa, bir büyük olarak, merhabalar deyişimiz, çocukça bile tuhaf bulunuyor. Alışkanlık, alışkın olmayışlık nedir o halde sizce?

Güneşi uğurlamak, güneşi karşılamak, Ay’a uzun uzun bakmak, olmadı bir türkü yakmak, zaman isteyen işler gibi görülüyor. Giyinmek için, saatlerce zaman harcayanlar, bir başkasının fotoğrafını, paylaşımlarını, merak edip, gizli gizli takibe alanlar, tüm bunlarla zamanı kaybederken, zaman isteyen işler sıralamasında, bir tebessümü dahi, çok alt sıralara koyabiliyor…

Neyse ki, sayfalarca okuyup okuyup, ne okuduğumuzu hatırlamadığımız vakitler gibi, yaşadıklarımızı unutuverdiğimiz zamanlar da oluveriyor hayatta. Ama garip olan, kitaba istenilen vakitte geri dönebilme şansımız olurken, geçen zaman için, aynı şeyi söyleyemiyor oluşumuzdur.

Galiba gerçekliğimizi yitiyoruz. Sadece gerçeklik… Bulmak, bulup sıkı sıkıya sarılmak, mucize değil elbet. Ama kolay da gözükmüyor. Bir sihir-bir büyü değil aradığımız, sadece özünü özlüyor insan. E o da en büyük hakkımız…

Bengü BİTİŞ

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.